Osmanlı Ortadoğusu'nda Sykes-Picot Düzeni Değişmektedir

Posted by Bornocu Ersan | 11 Kasım 2015 Çarşamba | Posted in , ,



IŞİD - DAESH - IS (İslam Devleti) konusunu anlayabilmek için öncelikle, genellikle yapılan üç temel yanlışın üzerinde durmak gerekmektedir;

1- Konuyu mücerret (Soyut) olarak, tarihi rabıtasından kopararak, bağımsız, kısa bir dönem zarfı içinde ele almak.

Bu yanlış, yapılan değerlendirmelerinde, zorunlu olarak, varılan sonucun da yanlışlığını getirmektedir.

2- Konuyu, sırf "Güvenlikçi" bir bakış açısı ile ele alarak, konunun ekonomik başta olmak üzere diğer boyutlarını ihmal etmek.
Maalesef, gerek vatandaş, gerekse kurumlarımızın zihin kodları, "Güvenlikçi" bir bakış açısı ile bakmaya programlanmış olduğundan, değerlendirmelerimiz, bir şekilde doğru bile olsa, konunun sadece bir boyutunu yansıtmaktadır.

3- Olayın içinde yer alan unsurları, parametreleri, -a priori- baştan, homojen ve sabit olarak önkabullenmek. Bu yanlış ise, daha baştan yapılan değerlendirmelerin son derece yüzeysel olmasına yol açmaktadır.

Şimdi, bu değerlendirme hataları üzerinden, konuya daha yakından bakalım;


OSMANLI ORTADOĞUSUNDA SYKES-PİCOT DÜZENİ DEĞİŞMEKTEDİR.

1. Dünya Savaşı devam ederken, Birleşik Krallık ve Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot anlaşması ile, daha sonra, Çarlık Rusyası'nın da kısa süreli iştiraki ile, kurulan ve 2. Dünya Savaşı esnasında Tahran Konferansı (Savaş Sonrası Yalta Konferansı ile) ile revize edilerek, ABD ve Sovyet Rusya'nın da iştiraki ile tesis edilmiş olan, "Eski Osmanlı Ortadoğusu" topraklarının büyük güçler arasında paylaşılmasını ifade eden Sykes-Picot düzeni değişmektedir.

Sykes-Picot düzeni esasında, İki dünya savaşı arası dönemde, Osmanlı Ortadoğusu coğrafyasında Petrol (Enerji) kaynakları ve pazarların Birleşik Krallık ve Fransa arasında paylaşımıdır. Bu paylaşım çerçevesinde, Birleşik Krallık, daha çok Petrol kaynaklarını alırken, Fransa ise, kendisi için önemli olan Beyrut, Şam gibi büyük pazarları almışlardır. Bu paylaşımda kazık yediğini anlamakta geç kalmayan Fransa, daha sonra, bunu yeni Ankara hükümetine yanaşarak, telafi etmeye çalışmışsa da, Dünyanın, "Hidrokarbon Ekonomisi"ne geçtiği bir çağın başında, Fransızların, Ankara Hükümetinden elde edebildikleri ekonomik imtiyazlar, İngilizlerin konduğu ekonomik değerin yanında devede kulak bile değildir. Bu dönemde, Sovyetler, dönemin en büyük hidrokarbon üretim bölgesi olan Hazar havzasının güvenliği için, Azerbaycan ve Güney Azerbaycan'a (İran'ın kuzeyi) sarkmakla yetinirken, ABD ise, henüz bölgede büyük oyuncu değildir.

2. Dünya savaşı sonrası dönemde ise, Sykes-Picot düzeni, enerji paylaşımının yanısıra, özellikle Süveyş Kanalı krizi ile birlikte, stratejik bir boyutta kazanmış, BAAS hareketleri ile Sovyetler, bölgeye nüfuz ederken, Kanal krizi ile ABD, 1. derecede dominant güç olarak Sovyetler ve Birleşik Krallık aleyhine bölgeye yerleşmiştir.

Sovyetlerin çöküşünden yaklaşık 20 yıl sonra, Ortadoğu'ya nisbeten, Kıt'a Avrupası ile daha yakın temas ve ilişkiler içinde olan Mağrıp (Kuzey Afrika) bölgesinde ortaya çıkan, "Arap Baharı" hareketi esasında, Osmanlı Ortadoğusu'nda ki, eski Sykes-Picot düzeninin çökmek üzere olduğunu, bölgenin büyük oyuncularına bütün çıplaklığı ile göstermiştir.

Sykes-Picot düzeninin kontrolsüz bir şekilde çökmesi halinde, bir yandan Sovyetlerin dağılması ile bölgeden çekilmiş olan, ekonomisi Hidrokarbon üretimine bağımlı, toparlanmış Rusya, diğer yandan, ihracata dayalı endüstri ekonomisine enerji ve pazar sağlayabilmek için 2 kere dünya savaşı çıkaran, AB'yi yedeğine almış, Birleşik Almanya, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, bölgede 3. sınıf oyuncu olarak degrade olmuş olan Fransa, "İnci Dizisi (String of Pearls)" Stratejisi ile, Hind okyanusundan, Fars körfezine kadar deniz üsleri ve ticari liman imtiyazları ve en önemlisi devasa enerji açığı ile, Pakistan-İran sınırına dayanan Çin ile Sykes-Picot Düzeninin eski büyük oyuncuları ABD-Birleşik Krallık arasında, 3. bir Dünya Savaşı çıkarma potansiyeli yüksek olan, büyük bir bilek güreşine yol açacağının öngörülmesi için "Stratej" olmaya gerek yoktur.

Kendileri açısından, korkunç sonuçları olabilecek, böyle bir ihtimali bertaraf edebilmek bakımından, Sykes-Picot düzeninin yerine, bölgede yeni bir düzen kurabilmek için, esasında daha evvel başka bir amaç için (Şii Hilalini kırmak) yedekte tutulan bir yapılanma, aslında daha uzun vadeli dönem için öngörülen projeksiyonları realize etmek üzere, alel acele aktive edilmiştir. Bu yapılanmanın, kim tarafından aktive edildiği, bugün kimler tarafından sevk ve idare edildiği dünya strateji çevreleri tarafından gayet iyi bilinmektedir. "El-Bağdadi" takma ismini kullanan şahıs, bu oyundaki en önemsiz piyondur ve efendileri arasındaki çekişmenin kurbanı olarak zaten, kısa sürede tasfiye edilmiştir. Aynı, kısa sürede tasfiye edilen, çekişmenin diğer bir kurban piyonu, eski Suud istihbarat şefi El-Bender gibi...

Kavga o kadar büyük, amaçlarına ulaşmak için o kadar acele ediyorlar ki, efendiler, bu süreç içerisinde, bir yandan omuz omuza mücadele ederken, diğer yandan, birbirlerine dirsek atmaktan da çekinmiyorlar;

30.000 ağır silahlı askerin koruduğu Musul ve Anbarı, tek bir kurşun atmadan, bütün ağır silah, ekipman ve mühimmatı ile birlikte, 800-1000 Kaleşnikoflu, IŞİD'çıya teslim eden, Ninova Vilayeti garnizon komutanı, İşkenceci General Mehdi Garavi, oyundaki küçük piyonlardan biri olarak, faturanın kendisine kalacağını anladığında, saf saf, "Ama bana emri Genel Kurmay Başkan Yardımcısı Abud Kanber verdi" deyince, birileri Kanber'in kulağına, CIA - Ali Şaban (Fethullahçıların Irak versiyonu bir Sünni tarikat olan Kesnizanilerin başı) - Nuri el Maliki ilişkileri hakkında çok özel bilgileri fısıldadığından, haklarında dava açıldığı halde, Ne Kanber, ne de dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı, ne de zamanın Musul Valisi Nüceyfi hakkında aylardır hiçbir işlem yapılamıyor.

Neyse, isimlere değil, büyük resme odaklanalım. Musul'u ve daha önceden Musul'a yığılmış olan bütün askeri teçhizat, silah ve mühimmatı ele geçiren, Irak'ta kısa zamanda, fırtına gibi yayılan, hem Bağdat banliyölerine, hem de Erbil havaalanı civarına gelen IŞİD, herkesin bu iki şehre saldırmasını beklerken, ilginç bir şekilde ilerleyişini durdurarak sadece, petrol alanı Sünni bölgelere ve bu alanları tutacak, stratejik yerleşim yerlerine odaklanır. Bu yerleşim yerlerinde, ileride bir başka büyük oyuncu adına sorun çıkarma potansiyeli taşıyan, etnik unsurları temizleyerek, demografik yeniden yapılandırma harekatına girişir. Artık nasıl bir terör örgütü ise, Petrol alanlarından başka bir şeyle ilgilenmez. IŞİD, Irak'ın hemen arkasından Suriye'nin, doğusunda ki çöllerde yer alan petrol ve doğal gaz alanlarına ve çıkarıp, kendilerine ait rafinerilerde, rafine ettikleri petrol ürünlerini, Ürdün sınırına kadar taşıyacak bir koridor açmaya odaklanır. Aynı demografik harekat, Suriye'de tekrarlanır. Ne kadar ilginçtir ki IŞİD, o kaynakların çok daha kısa yoldan denize kavuşacağı, Lazkiye-Tartus istikametinde hiçbir harekata girişip, Esed güçleri ile karşı karşıya gelmez. Baştan itibaren IŞİD harekatının gelişimi incelendiğinde, Sanki efendileri adına, 3'e bölünecek, Irak'ın ortasında ki sünni bölgesi ile Suriye'nin, alevi sahil kesimi harici arasında, homojen nüfuslu yeni bir sünni Arap devleti kurarak, bu bölgedeki hidrokarbon kaynaklarını, Ürdün-İsrail üzerinden dünya piyasasına açılmasını (Arz güvenliği) temin etmeye çalışmaktadır.

Bir "Tüccar Terzi" Olarak IŞİD

Posted by Bornocu Ersan | | Posted in , , , , , ,



Yukarıda da vurgulandığı gibi, IŞİD'i anlamak için yapılan değerlendirmelerde en sık düşülen yanlışlardan biri de, konuya sırf  "Güvenlikçi" bir bakış açısı ile yaklaşmaktır. Bizler, sadece bizler değil, bizim kurum ve kuruluşlarımız da, daha en başından beri bir savunma refleksi içinde, konulara güvenlikçi gözlüklerle bakmak üzere kodlandığımız için, konunun dini, sosyolojik, kültürel ve özellikle ekonomik boyutu atlanmaktadır.

IŞİD'i aktive eden efendileri, bu yapıyı her biri kendi ekonomik çıkarlarını şekillendirmek üzere kullanmaktadır. Ancak, efendilerin her birinin ekonomik çıkarları farklı olduğundan, örgüte hakimiyetleri ölçüsünde, değişik hedeflere odaklandıklarından, IŞİD tarafından dikilen elbisenin, bir kolu diğerinden uzun olabilmekte, bazen düğme sayısı ile ilik sayısı birbirini tutmamaktadır. Bunun sebebi, örgütün çelişkiler içinde olması, konjonktürel değişimler değil, kendisine nüfuz edebilmesi ölçüsünde, her bir efendinin talebine, beklentisine uygun dikiş dikebilme gayretidir.

Zbigniew Brzezinski'nin, ABD'de, Duke Üniversitesi'nde sadece doktora öğrencilerine verdiği kapalı bir seminer sırasında söylediği, "ABD'nin, 21. YY. da dünya hegemonluğunu devam ettirebilmesinin ön şartı, Hazar ve Hazar ötesi hidrokarbon kaynaklarına vaziyet etmesidir. Bunun içinde, Rusya, Türkiye ve İran'ın beraber hareket etmesinin önüne geçmesi, ABD için hayati öneme haizdir. !" ifadesi iyi değerlendirilmelidir. Burada, yüzeysel bir bakışla, ilk görünüşte hedefin, Rusya, Türkiye ve İran olduğu zannedilse de, Brzezinski'nin kastettiği asıl tehlike Çin'dir. Çin'in muazzam, insan gücü ve üretim kapasitesi ile bütün projeksiyonlarda, çok yakın bir gelecekte, ABD'den dünyanın en büyük ekonomisi unvanını devralacağı öngörülmektedir. Hattızatında bu projeksiyonlar, yeni de değildir ancak bundan 20 yıl önce, Çin'in üretim gücünün, emek yoğun, zayıf teknoloji ürünlere yoğunlaşması nedeniyle, ABD ile rekabet edemeyeceği öngörülürken, bugün Çin'in, teknolojik kritik eşiği aşmasına ramak kaldığı, bütün batılı sinologlar tarafından kabul edilmektedir. Özellikle, kritik yüksek teknolojiler konusunda, ABD'de, bir literatür taraması yapıldığında, hemen her iki makaleden birinde, bir Çinli'nin ismini görmek artık şaşırtıcı gelmemektedir. Bununla birlikte Çin, son 10 yıldaki süper hızlı büyümesi, Çin'in devasa enerji açığı vermesine yol açmıştır. Bu yüksek büyüme hızının sürdürülebilmesi ise ancak Malakka boğazının istikrarının korunması, yabancı yatırımların sürmesi gibi faktörlerin yanısıra aslen, Çin'in devasa enerji açığını, istikrarlı bir şekilde doyurmasına bağlıdır. ABD açısından ise Çin'in, kendi dünya hegemonluğuna tehdit oluşturmasının önüne geçmesi ise Çin'in enerji arzını sınırlayabilmesine bağlıdır.

ABD'nin bu yüzden, tüccar terziye verdiği siparişin hedefi, Ortadoğu'da Sykes-Picot düzeni değişirken, Çin'in Ortadoğu hidrokarbon kaynaklarına sızmasını temin edecek bir boşluğun kalmamasıdır. ABD yönetimi, İran'la nükleer müzakerelere oturması manevrası da, bu açıdan değerlendirilmelidir. ABD'nin bölgede, altında petrol denizi kaynayan ikinci bir Pakistan'a ve Gwadar limanına tahammülü yoktur. Konunun bir başka boyutu ise şudur; IŞİD, birgün bütün siparişleri dikip, teslim ettiğinde, aynı ortaya çıktığı gibi, birdenbire buharlaşıp, ortadan kaybolacaktır. Bugün Irak ve Suriye'de ki kadrolarında yer alan 300 USD maaşlı yabancı savaşçıları da, evlerine dönecektir. Tabii, bir berber dükkanı açmak üzere veya kendilerine bir çiftlik hayatı kurup, emeklilik yaşamak üzere değil ! Bu bordrolu yabancı savaşçıların içerisinde, külliyetli miktarda Uygur, Özbek ve Türkmen bulunmaktadır. Ne kadar gariptir ki, ekonomileri çok daha kötü vaziyette olmasına rağmen, bu bordrolu savaşçıların içerisinde örneğin Kırgız, Tacik vs. yok denecek kadar azdır. Bu durum akla, Özbek ve Türkmen yönetimlerinin ileride, Çin ile enerji konusunda, özel anlaşmalar yapması ihtimaline binaen, bordrolu  savaşçıların, o imzayı atan yönetimi devirmek üzere, yedekte tutulabileceği ihtimalini getirmektedir. Bu savaşçıları malzeme, ekipman, silah ve mühimmat olarak 1 gecede donatabilecek, bir Türkmen veya Özbek General Abud Kanber bulmak ABD için zor olmasa gerek...

Nitekim Çin, ABD'nin bu hamlesini görerek, bir yandan Doğu Türkistan'da, geniş ölçüde tutuklamalarla, tehlikeyi göğüslemeye çalışırken, çok geç kalmış olmakla birlikte Suriye'de, oyuna müdahil olmaya hazırlanmaktadır. Bu hamlesinde ne kadar başarılı olabileceğini ileride göreceğiz.

Viktorya döneminde, dünyanın 1 numaralı ekonomisi olan Birleşik Krallık, bu gücünü, dominyonlarından gelen hammaddelerin, İngiltere'de işlenerek, yine dominyolarında ki pazarlara satmasına borçluydu. 1. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik yük, 1920 sonrasında İngiliz ekonomisinde, büyük bir durgunluğa yol açarken, iki dünya savaşı arası dönemde, Endüstriye dayalı İngiliz ekonomisi, Amerikan ve Alman endüstriyel gücü karşısında giderek kan kaybetmekteydi. 2. Dünya savaşını ancak ABD'den borç alarak sürdürebilen İngiliz ekonomisi müflis haldeydi. Savaşın hemen ertesinde, Dominyonlarının (Hammadde gücünü ve pazarlarını) da çoğunu kaybeden Birleşik Krallık'ın endüstriye dayanan ekonomisi, bir yandan ABD'den alınan borçla ayakta durabilirken, diğer yandan önce Amerikan, ardından bugünün Avrupa Birliği'nin atası, Avrupa Kömür ve Çelik Birliği'nin kuruluşundan itibaren Alman endüstriyel gücü ile rakabet edemez hale geldiğinden, endüstriyel gücünün belkemiğini oluşturan Vickers, British Steel, Bristol, Vauxhall gibi devasa şirketleri birer, birer kapanır, satılır veya devleştirilirken, bir zamanların Liverpool gibi parlak endüstriyel şehirleri, 60' ların başındaki devletleştirme rüzgarı ile nüfusunu ve ışıltısını kaybediyor, parlak geçmişinin hüznünü ancak Beatles şarkılarında yaşıyordu. 60'lar boyunca İngiliz ekonomisi, Birleşik Krallığın stratejik hedeflerini desteklemekten uzak, 2. sınıf bir ekonomi yapısına bürünmüştür.

Ancak, Birleşik Krallığın talihi, 1973 petrol krizi ile dönmüştür. 1973 petrol Krizi, dünya tarihi bakımından dönüm noktası olaylardan biri olmakla birlikte, bizim eko-siyasi entellijansıyasımız tarafından (Şayet bizim bir entellijansıyamız varsa !) yeteri kadar anlaşılamamış, değerlendirilememiş mihenk taşlarından biridir. 1973 petrol krizinin ilk ve global sonucu, Bretton-Woods düzeninin çökmesidir (Altın karşılık ile kağıt para arasındaki bağın kopması). Bunun anlamı ise dünyanın, endüstriyel ekonomiden, finansal ekonomiye geçişidir. 1973 petrol krizi ile petrol fiyatlarının bir anda, 4 katına çıkması, enerji bağımlı endüstriyel Amerikan ve Alman ekonomilerini tepe taklak ederken, Majestelerinin istihbarat servisinin, zamanında Suud ailesi ama özellikle Suud petrol bakanı ve OPEC başkanı Zeki Yamani ile geliştirmiş olduğu çok özel ilişkiler sayesinde, 73-74 krizi boyunca, Yamani'ye verdiği istihbarat desteğinin kaymağını, Körfez ülkelerine akmaya başlayan, petro-dolarları ucuz faizle ülkesine çekerek yiyordu, böylece Birleşik Krallık, bir yandan Süveyş Krizi'nde ABD'nin ona attığı kazığın rövanşını alırken, endüstri ekonomisini tamamen terkederek, dünyanın ilk "full scale" finans ekonomisi Londra'da, dünyanın finans merkezi haline geliyordu. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk, Viktorya döneminin ardından bir kez daha ancak bu sefer, kömürlü donanması ile değil, bankaları, finans kuruluşları ile dünya hegemonyasına soyunuyordu.

SSF'den eski arkadaşlar hatırlayacaklardır, dünya petrol piyasasında ki türev işlemler ve oyuncular üzerine bir seri yazı yazmıştım. Bugün bütün hidrokarbon ekonomisinde dönen para dünyada 3 merkeze akmaktadır. New York, Londra ve Dubai (Hong Kong'un, Çinlilere iadesinden sonra) Bunlardan, New York finans piyasası Amerikan Yahudilerinin elindedir. Diğer ikisi ise, İngilizlerin. Bu anlamda İngilizler için, petro-finansı kontrol etmek, petrolün kendisini çıkarmaktan çok daha önemlidir. Çok basitçe, Körfezden % 3-5 gibi rakamlara gelen para (adı faiz veya sukuk olmuş önemli değil) bütün dünyaya İngiliz banka ve fonları tarafından % 6-7 gibi rakamlara bütün dünyaya servis edilmekte, İngiliz türev (İkincil) kağıtları, bütün dünya borsalarında güvenli liman olarak değerlendirilmektedir. Üzerinde güneş batmayan (Hakikaten öyle ! Hong Kong'da, Hang Şeng borsası kapanırken, New York'da Dow Jones açılmaktadır !) finans imparatorluğunun bu hegemonyasını sürdürmesi ise petro-dolarların, Londra ve Dubai'ye akmasına bağlıdır.

Dolayısı ile Sykes-Picot düzeni değişirken, Birleşik Krallığın tüccar terziye verdiği siparişler, bu petro-dolar akışının ve petro-finans sisteminin istikrarına yöneliktir. Bu yüzden Birleşik Krallık, tüccar terzinin ele geçirdiği hidrokarbon yataklarıyla ilgilenmekten çok, yeni düzen kurulurken, bu istikrarı temin etmeye yönelik olarak, tüccar terziyi, bu istikrarı tehdit etmeyi aklından geçirebilen, krallara, şeyhlere, prenslere karşı bir sopa olarak kullanmakta, IŞİD'in bordrolu savaşçılarının, bir gece ansızın kendi krallıklarında, emirliklerinde mantar gibi bitiverme tehlikesini gözlerine sokmaktadır. Bu petro-finansal düzen, Birleşik Krallık için, o kadar hayati önemdedir ki, bu uğurda masa altından, Atlantiğin diğer yanındaki büyük ortağı ile masa altından tekmeleşmekten bile kaçınmamaktadır. Tabii, biz bu tekmeleşmeyi, medyadan, Suud ailesinde ki veliaht prensler savaşı veya bir gece aniden kalp krizi geçiren gencecik prenslerin ölüm haberleri olarak takip ediyoruz.

Dolayısı ile Ortadoğuda sınırlar değişirken, Birleşik Krallık oradadır, orada olmak zorundadır. Ancak, onu ilgilendiren ne değişen sınırlar, ne de o sınırın içerisinde petrolü-gazı kimin çıkardığı değildir. Yeter ki, o petrolün-gazın parası, Londra veya Dubai'de, bir İngiliz Bankasında yatsın...


Kaynak: http://sadfor.savtera.org/d-meselesini-anlamak-t188.0.html

PYD'YE İSRAİL YARDIMI

Posted by Bornocu Ersan | | Posted in , , , , , , , ,



kürtler

İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürtlerle (PKK dahil) yakın temas içinde olduğu herkesin malumu. İsrail gözünü şimdi de Kuzey Suriye’deki Kürtler’e çevirdi. JÖNTÜRK’ün edindiği bilgilere göre İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, özellikle istihbarat birimlerine “Kuzey Suriye’deki Kürtler de desteklenecek” emri verdi. Bu emrin duyulmasının ardından da, Kandil dağının “farelerinden” Murat Karayılan, “Türkiye, Suriye’ye girerse biz de karşılık veririz. İç savaş çıkar” diye kükredi.

Evet İsrail’in büyük stratejik planı içerisinde Kuzey Irak’taki Kürtler, önemli yer tutuyor. Nitekim, İsrail yönetimi “Çevre İttifakı” adı verilen plan çerçevesinde Kuzey Iraklı Kürt aşiret liderlerinden Molla Mustafa Barzani ile çok yakın ilişkiler kurdu ve bu ilişkileri sürekli geliştirdi. Mustafa Barzani’nin ölümünden sonra aynı sıcak ilişkiler oğul Mesut Barzani ile de sürdürüldü. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, geçen yıl Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletine sıcak baktığını açıkladı.

kürtler


Kürtler İsrail için hayati önemde

İsrail’in Kuzey Irak’ta yakın ilişkide bulunduğu Kürt gruplar arasında terör örgütü PKK da var. PKK’nın Kandil’deki lider kadrosundan Murat Karayılan’ın 2009 yılında İsrail ile ilişki kurulabileceği yönündeki açıklaması üzerine İsrail istihbaratı bölgede sıkı bir çalışma başlattı. Erdoğan’ın Türkiye-İsrail arasında estirdiği sert rüzgarları da arkasına alan Netanyahu yönetimi, PKK’ye eğitim ve silah desteği vermeye başladı.

Barış Süreci, İsrail’in bu konuda daha fazla etkin olmasını engelledi, ancak hem süreçteki tıkanma hem de Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler, Netanyahu’nun ekmeğine yeniden yağ sürdü.

JÖNTÜRK’ün Tel Aviv’deki kaynaklardan edindiği bilgiye göre, Netanyahu, şimdi de Kuzey Suriye PKK’nın bir tür şubesi niteliğindeki PYD’ye destek verilmesi için düğmeye bastı.

Tam da Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde hem olası bir Kürt yapılanmasının hem de terör örgütü IŞİD’in ilerlemesinin önünü kesmek için askeri müdahale planları yaptığı sırada…

Evet, Suriye’de müthiş bir satranç oynanıyor; bırakın 20-25 hamle sonrasını bir hamle sonrasını görmeyenin kaybedeceği bir satranç.

…Ve de Karayılan’ın “Karar almaları öyle kolay değil. Bölgesel ve uluslararası konjonktürel durum da var, dengeler konusu da. Türk devleti öyle her dilediğini yapamaz. Bu Türkiye’yi daha ciddi durumlarla karşı karşıya getirir. Açıkça söyleyeyim: Eğer onlar Rojava’ya müdahale ederlerse biz de onlara müdahale ederiz; o zaman Türkiye’nin tümü bir savaş sahasına dönüşür.” şeklindeki çıkışına bu açıdan bakmakta fayda var.

SURUÇ KATLİAMINI ABD Mİ YAPTI ?

Posted by Bornocu Ersan | | Posted in , , , , , , ,



suruç

Şimdi yazacaklarımı komple teorisi diyebilirsiniz ama olamaz bunu yapmaz diyemezsiniz.
Suruç da patlama olayına farklı bir gözden bakalım;
Suruç da olan patlamada 32 kişi öldü ve patlamanın sorumlusu işid olarak gösteriliyor o patlamayı yapan işid fakat paravan olarak o kullanıldı ama başındaki Amerika gibi görünüyor.

Bu nerden çıkardın derseniz uzun süredir amerika incirlik üstünü istiyordu ama Türkiye vermeye pek sıcak değildi. İncirlik de Amerikan askerleri var orada bulunuyorlardı, ama savaş uçaklarını kaldıramıyor.
Bu Suruç patlaması sonucu işidin Türkiye'ye saldırması olası bir Türkiye'nin savaş girmesi Amerika'nın da yardımına ihtiyaç duymaya sebep olacaktır.


incirlik amerika
incirlik üssü

Bunu çok iyi değerlendiren amerika işidi kullanarak Surucu patlattı ve hedefine ulaşmış görünüyor Amerika Türkiye'ye daha çok conilerini sokacak görünüyor.
Suriye politikasını nasıl yönettğimiz malum esaadı götürmek için işidle kol kola girdik ve terör örgütünü besledik büyüttük ve bu hale geldi suriyenin yarsını ele geçirdi  tabi kendi zekalarını da kullandılar.
Özgür suriye ordusuna da yardım edildi ama o bunu beceremedi birlik olamadılar ve esadı deviremediler.

Sonuca gelecek olursak incirlik için 32 vatandaşımız öldü. Amerika istediğini alacak gibi görünüyor incirliğe savaş uçaklarını yerleştirecek ve incirlikten ne zaman çıkacağı meçhul uzun bir süre orada kalacak.

suruç patlama anı;






Reklam