Paralel Yapı'nın Kökeni

Posted by Bornocu Ersan | 11 Kasım 2015 Çarşamba | Posted in , , , ,



İslam Düşüncesi içerisinde siyaset her zaman bulunmakla birlikte “Modern Siyasal İslam Düşüncesi” 19.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmıştır. Modern Siyasal İslam Düşüncesi’nin ortaya çıkışında, gerek teorik gerekse pratik temelde en önemli etkenlerden biri Birleşik Krallığın, Ortadoğu coğrafyasında ki menfaatleridir. Şöyle ki;

19.Yüzyılın ilk yarısında İngiltere adası ile Viktorya dönemi İngiliz ekonomisinin şah damarı olan Hindistan (Bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’ın bir bölümü) ve Uzakdoğu Müstemlekeleri ile Çin arasında ki deniz ve karayollarının İslam tehdidinden bir şekilde açık tutulması, Birleşik Krallığın hayati önemi haiz bir menfaatidir.

Yine aynı şekilde, bir başka hayati ekonomik menfaat ise 19.Yüzyılın ilk yarısında önemli ölçüde endüstriyel üretim fazlası veren İngiliz ekonomisine yeni pazarlar kazandırılmasıdır. Yine bu menfaati tehdit eden, Ortadoğu coğrafyasında ki İslam anlayışıdır.

Bütün bu mülahazalar ile Oxford Üniversitesi’nde ilk Orientalizm araştırmaları yapılmaya başlanır. İleride “Oxford Hareketi” olarak anılacak küçük bir grubun öncülüğünde akademik alanda başlayan araştırmalar, Ortadoğu ve özellikle Osmanlı Coğrafyası’na giderek artan ve süreklilik arzeden keşif seyahatleri ile devam eder.

İlk önce entelektüel bir merak olarak başlayan bu araştırmalar, Ortadoğu petrollerinin öneminin anlaşılması ve Mısır üzerinde ki İngiliz - Fransız rekabetinin artması, özellikle Ferdinand de Lesseps’e, Hidiv Sait Paşa tarafından Süveyş’de bir kanal açma izninin verilmesi ile Birleşik Krallık Hükümeti tarafından maddi ve siyasi anlamda desteklenmeye başlanır. Sonuçta Oxford Hareketi, hepsi İslami ve İslam Felsefesi ile Tarihini en ince ayrıntısına kadar bilen, bölge dillerini aksanlarına varıncaya kadar konuşabilen, o bölgede yaşayamaya gönüllü bir düzine kadar adam yetiştirir. Bunlardan üç tanesi Modern Ortadoğu tarihinin yazılmasında pay sahibi olacak kadar önemlidir; Edward Blunt, Edward Brown ve ileride, arkasında bir enkaz bırakarak Sovyetlere iltica eden meşhur Kim Philby’nin babası, Harry Abdullah John Philby. Diğerleri gibi her üçüde Kraliçenin istihbarat servisine uzun yıllar sadakatle hizmet ederler.

Bunlardan John Philby (Ya da Hicaz’da bilinen ismi ile Şeyh Abdullah) İngiliz menfaatlerinin önünde en büyük engel olan duran Osmanlı İdaresi’ne karşı Vahhabizm akımını teorize eden ve Osmanlı’yı uzun yıllar uğraştıracak olan Vahhabi ayaklanmasını başlatan kişi olarak bilinir. Dolayısı ile aslında bugünkü Suudi Arabistan’ın babası denilebilir. Philby, dahiyane ve büyük bir entelektüel yetkinlikle İbn-Teymiyye’nin Mardin Fetvasını bulan ve Osmanlı’ya karşı kullanan ilk kişi olarak aynı zamanda Modern Siyasal İslam’ın da öncüsüdür.

“İki Edward”lar Blunt ve Brown ise, kendi servislerinde işe aldıkları ve yetiştirdikleri Cemalettin Afgani ve ardından Muhammed Abduh ile Sünni dünyasında “Selefilik” hareketinin, Şii dünyasında ise Mirza Hüseyin Ali (Daha sonra kendine verdiği isimle Bahaullah) “Bahailik” dininin teorisyeni ve perde arkasında ki kurucuları olarak ülkerine büyük hizmetler vermişlerdir.

20.Yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde ise, Siyasal İslam Düşüncesi’ne yön veren iki büyük düşünür görüyoruz; Seyyid Kutub ve Hasan El-Benna. Bilahare günümüze kadar devam eden Mısır’da "Müslüman Kardeşler" (El İhvan-el Müslimin) hareketi’nin kurucusu olan bu iki büyük düşünürün yolu daha sonra ayrılmış, Modern İhvan, Hasan El-Benna’nın doktrinini takip etmiştir. Bununla birlikte İhvan içerisinde “Kutbiyyun” denen bir akım her zaman mevcudiyetini sürdürmüştür.

20.Yüzyılın, ikinci yarısının Siyasal İslam Düşüncesi’nin en büyük düşünürü Ali Şeriati ise, pratisyeni Abdüsselam Faraç’dir.

Günümüzün Ortadoğusunu anlamak için düşünürlerden özellikle El-Benna üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Benna'yı en çok etkileyen düşünür Muhammed Abduh'dur. "İki Edward" lar tarafından yetiştirilen Abduh'un, temel öğretisi bir yanda dinde sadeleşme (Yerleşik Geleneklere Başkaldırı - Dolayısı ile Yerleşik Düzene Başkaldırı/Yani Osmanlı İdaresi'ne Başkaldırı ancak başkaldırının siyasal muhalefet yolu ile ifadesi) diğer yandan ise diğer hak dinler ile müzakere. Örneğin Abduh'a göre hayır işleyen gayr-i Müslim'de, Cennete girebilir. Diyalog, size bir şey hatırlatıyor mu ? Yani İngiliz mallarının Osmanlı pazarına serbestçe girebilmesi esasına dayanmaktadır. Benna'da, İhvan'ın kuruluşunda aynı esasları temel almıştır.

Benna, İhvan'ı şöyle tasvir eder; "Selefi davet, sünni tarikat, sufi hakikat, siyasi heyet, sportif kulüp, kültürel ve ilmi akademi ve ekonomik bir şirket.”

Benna, İslam akaid ve inancı ile günlük ekonomik ve sosyal hayatı birleştirmiş, Kutub'un aksine (O cihadcıdır) bu birlikteliğin ancak siyasal yollarla elde edilebleceğini savunmuştur.

Hasan El-Benna ve düşüncesi, Türkiye'de ki "Nur Hareketi" ni de derinden etkilemiştir. Said-i Nursi bunu bizzat "Benim üstadlarım; Muhammed Abduh, Cemalettin Afgani ve Ali Suavi'dir." şeklinde ifade etmektedir. Ne kadar enteresandır ki her üçü de hayatlarının çeşitli dönemlerinde Majesteleri Kraliçe'nin istihbarat servisine hizmet etmişlerdir. Sonuncusu ise (Edward Blunt tarafından Londra'da hizmete alınmıştır) hizmetin de ötesinde İngiliz istihbaratında çalışan bir hanımla evlenmiştir.

Ali Şeriati, 1990'lardan itibaren Türk - İslam entelektüelleri üzerinde ki etki ve popülaritesini kaybetmiştir. Öte yandan Şia akımı, İslam Dairesi içerisinde bir azınlıktır. Her azınlık grubu gibi (Birbirleri ile dayanışma, Milli, etnik ve dini motifler üzerinde aşırı hassasiyet gibi) bir takım refleksler göstermeleri gayet doğaldır. Bir başka unutulmaması gereken nokta; Şia'nın varlık sebebinin pratikte, Sünni karşıtlığı (Teoride Emevi karşıtlığı) olmasıdır. Yani özetle Şia'nın Sünnilere, Sünnilerin Şia'ya baktığı gibi bakmaz. Bu özellikle Fars'lar için böyledir. Mesela İran'da Sünnilik aynı zamanda "Arabizm" ve giderek "Arap Boyunduruğu" anlamına da gelir bir anlamda. Bu yüzden Şia, Fars'lar için aynı zamanda milli bir uyanışı da ifade eder.

Siyasal İslam; ilk ortaya çıkışı itibarıyla, büyük bir entelektüel vukufla hazırlanıp, bir dantel gibi ince ince işlenen, bir İngiliz projesidir. Siyasal İslam akımının şampiyonları olan Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani, İngiliz istihbaratının Philby ve "İki Edward"lar gibi adamları tarafından yetiştirilerek kullanılmıştır. Amaç;

1- 19.Yüzyılın başında elinde müthiş bir endüstriyel üretim fazlası olan İngiliz Sanayisine yeni pazarlar bulmak. (Ki, o kapı 1838 ticaret anlaşması ile ardına kadar açılmıştır)

2- Gerek Hammadde temini, gerek pazar açısından İngiliz Ekonomisinin atardamarı olan Hindistan yolunun istikrarlı bir şekilde açık tutulmasını temin etmek.

3- 19.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise, Petrol üretim sahalarına el koymak şeklinde özetlenebilir.



1. Dünya savaşının yüklediği mali külfetlerin etkisini henüz üzerinden atamadan;

2- 1929 Büyük ekonomik krizine yakalanan ve bu krizin etkisini tüm 1930'lar boyunca yaşayan İngiliz ekonomisi,

3- 2. Dünya Savaşı'nın bitimi ile birlikte "İngiliz Global Vizyon"unu destekleyecek güç ve potansiyelini kaybetmiştir.

Bu nedenle Birleşik Krallık, dünyanın önde gelen global gücü olma pozisyonunu 2. Dünya Savaşı'nın bitiminden itibaren ABD'ye devretmiştir. ABD, Birleşik Krallık'dan dünyanın önde gücü olma yarışında liderlikle birlikte, birçok başka proje gibi (Hala daha İngilizler kadar entelektüel derinliği olan adamlar yetiştiremeselerde) Siyasal İslam Projesi'ni de devralmıştır.

Bugün aradan yaklaşık 150 yıl geçtikten sonra, "Oyun"da değişen hiçbir şey yoktur. Detaylarda ki değişimleri şöyle ortaya koyabiliriz;

1- Birleşik Krallık'ın yerini, başka bir Anglo-sakson güç olan ABD almıştır.

2- Endüstriyel ekonomilerin yerini, Finansal ekonomiler almıştır. O gün nasıl endüstriyel fazla (İndustrial Surplus) veriliyorsa, bugün Sermaye fazlası (Capital Surplus) verilmekte, Bu sermaye gidebileceği istikrarlı ve kendisine en yüksek faizi ödeyecek pazarlar aramaktadır. 1. Dünya Savaşı ve öncesi döneminin Vickers vb. şirketlerin yerini bugün, "Çokuluslu" denen ama aslında sahipliği her zaman derin bir sis perdesinin arkasına gizlenen fonlar almıştır.

3- İngiliz İstihbaratı'nın, yukarıda sayılan amaçlarla teorize ettiği Selefizm (Vahhabizm onun bir koludur) akımının bugünkü adı, Anglo-sakson toplum mühendisliği jargonunda "Moderate İslam (Ilımlı İslam) dır ve Selefizm (Hristiyanlıkta tam karşılığı "Püritenizm"dir) hareketinin bugün ABD istihbaratınca modifiye edilmiş versiyonudur.


2000'li yılların başından itibaren Doğu Avrupa'da, Kafkasya'da ve Orta Asya'da "Renkli Devrimler" denen bir takım yönetim değişiklikleri oldu. İslam unsurunun, büyük ağırlık teşkil ettiği toplumlar ve Ortadoğu coğrafyasında ise 2010'dan itibaren "Arap Baharı" denen yönetim değişikliklerine şahit oluyoruz. Her iki hareket de (Hem renkli devrimler, hem Arap baharı) aynı global vizyonun aynı aktörlerin sahneye koyduğu ve fakat başka yöntem ve kavramlarla oynanan oyunlardır. Sahneleyenler için, bu oyunun temel amacı (Main Output) yukarıda ifade edildiği gibi çok daha büyük bir global vizyona hizmet ettiği gibi bir takım yan çıktıları (Side output)da olacaktır. Böylece, Soğuk savaş sonrasının dünyası şekillenmiş olacaktır.

Türkiye'de ki Nurculuk (Çeşitli kolları ile birlikte) akımı da Püriten - Selefi akımlardan bir tanesidir.

Mısır ve diğer Arap ülkelerinde ki Muhammed Abduh - Cemalettin Afgani çizgisindeki selefi hareketlerle ortak noktalarını şu şekilde özetleyebilirim;

1- Mezhep ve Tarikatlara karşıdırlar bu yüzden kendilerini tarikat olarak değil, cemaat olarak vasıflandırırlar. (Mezhep ve tarikatların kuvvetli, köklü, yerleşmiş olduğu ortamlarda selefiliğin pek bir şansı yoktur)

2- Toplumu "İslami" yönde dönüştürme iddiasındadırlar ve bu iddialarının gerçekleştirilmesinde "Cihad"çılardan farklı olarak en önemli aparat olarak eğitimi görürler. Bu tipik br Abduh görüşüdür. Said-i Nursi'nin, "Medresetül Zehra" fikri buradan kaynaklanır. Fethullah cemaatinin de eğitim konularında ki çabalarının temelinde aynı ideoloji vardır.

3- Her iki grupta, Kur'anı Kerim'de ki bazı ayetleri ve İslamın yerleşik uygulamasını yok sayarak, Gayr-i Müslimlerle diyaloğu savunur. (Philby etkisi !)

Teolojik tartışmalara çok fazla girmeksizin;

- Abduh'un, "Nar-ı daim" - "Nar-ı Yakın" görüşünü (Yani, Cehennemin geçici olduğu, Hristiyan ve Yahudilerin cehennemde cezalarını çektikten sonra, onların da cennete gireceği görüşünü) aynen, Hem Selefilerde hem Fethullah ve diğer Nur cemaatlerinde görüyoruz.

- Aynı şekilde Abduh'un, Müslüman bir hanımla, Gayr-i Müslim bir adamın evlenmesine ilişkin ruhsatını Hem Selefilerde, Hem Türkiye'de ki özellikle Fethullah Cemaatinde görüyoruz.

- Afgani'nin, Bugünkü Tevrat ve İncil'in de belirli bölümlerinin Müslümanlar tarafından hak olarak kabul edilip, onlarla amel edilebileceği, ayrılıklara değil benzerliklere bakılması gerektiği yolunda ki görüşleri (Philby ve Edward etkisi !) Bugün karşımıza Fethullah Cemaatinin propagandasını yaptığı "İbrahimi dinler" kavramı şeklinde çıkıyor.

Ezcümle belirtmek gerekir ki, Türkiye'de ki "Nur Akımı" Selefi bir harekettir ve Fethullah Cemaati de, bu Nur akımının bir şubesidir.

Bu hareketin, günümüzde ABD tarafından yürütülüp, kontrol edildiğine ilişkin bir çok kanıt bulabilirsiniz. Ben size hemen en bariz olanlarından birisini sunmak istiyorum. Toplam 183 sayfalık, CIA'in think-tank'ı olan Rand Corporation'ın müthiş bir incelemesi (Tabii dünyaya CIA gözlüğünden baktığınızda müthiş !) Adı: "Building Moderate Müslim Networks" Yani Ilımlı İslam Örgütleri Kurmak. Raporda, Fethullah Cemaatine'de övgüler düzülüyor. Raporun orijinali, Rand'ın www.rand.org adresinde mevcuttur.

Raporda, "Ilımlı İslam" anlayışının özellikleri sayılırken vaaz edilen (ortaya konan) özelliklerin Abduh - Afgani çizgisinde ki Selefizm hareketinin ayırd edici özelliklerinin günümüze yansımaları olduğunu hemen fark edeceksiniz. Yalnız iki şeyi birbirine karıştırmayalım. Selefi hareketinin tarihçesi, İngiliz müdahalesinden önceye gider. Selefilik kelime anlamı itibariyle, Hz. Peygamber ve sonraki dönemde yaşayan üç kuşağın (Sahabe, Tabiin, tabi-i tebain) hayat tarzlarının taklidi ve bu kuşaklar sonrasında, İslam'a yerleşmiş olan gelenek ve usullerin İslam'dan dışlanması anlamına gelir. Daha evvel basit ve genellikle Necid coğrafyasına bu görüşün çeşitli nüansları halinde yayılmış iken, bunu teorize eden ve siyasi bir içerik kazanmasına yol açan kişi Philby'dir. Şimdi size Philby'nin bu akıma vurduğu "Velvet touch"lardan bir kaç örnek vereyim.

1- Halife'nin Kureyş kabilesinden geliyor olması gerekir. O halde Osmanlı Halifesi, gayrimeşrudur. Hilafet sona ermiştir.

2- Halife'nin egemenliğinin kökeni gayrimeşru ise, O halifeye Müslüman olsa bile karşı koymak vaciptir. Burada en büyük engel olarak ortada duran, "Ulul-u emre İtaat" kaidesini aşmak için ise İbn-i Teymiyye'nin Mardin Fetvası'nı tarihin tozlu raflarından bularak ortaya atan Philby'dir. En az bir 500 yıl, hiçbir kaynakta adı bile anılmayan "Mardin Fetvası", 19.Yüzyılın ikinci çeyreğinde birdenbire üzerinde en çok konuşulan konulardan biri haline gelir.

3- İngiliz Emperyalizminin önünde aşılmaz bir kale gibi duran "Onlara benzemeyiniz !" (Bakara, 145 : Casiye 18) "Onlardan size dost olmaz" (Nisa, 144 : Al-i İmran 28). "Kafirlere karşı Cihad edin !" (Tevbe 73) emirlerini bulduğu dahiyane bir çözümle, bir anda "Boşa düşüren" de yine Philby'dir. Formül şudur; Kur'an'ın bahsettiği bu emirlerin muhatabı, günümüzün Hristiyan ve Yahudileri değil, Kur'an'ın nazil olduğu zamanda ki Hristiyan ve Yahudi toplumudur. Bu nedenle;

a) Hristiyan ve Yahudilerden salih amel işleyenler Cehennemde temelli değil, geçici süre kalacaklardır.

b) İncil ve Tevrat'ın bozulmamış bölümleri de vardır, dolayısı ile o bölümler vasıtası ile bunlar da Hak kitaplardır ve Hristiyan ve Yahudilerin bu kitaplara göre amel etmesi hakdır. Farklılıklara değil benzerliklere bakmalıyız. Dolayısı ile onlardan salih amel işleyen dost edinilebilir. (Bu anlayışın neticesinde Kuveyt'e, Necid'e, Mısır'a çıkan İngiliz askerleri, Kur'an'ın açık emrine rağmen Araplar tarafından düşmanlıkla değil, dostluk gösterileri ile karşılanmıştır)

c) Hristiyan ve Yahudilerin, salih (Pratikde güzel ve hoşa giden) amel ve adetlerinin taklit edilmesinde sakınca yoktur. (Bu anlayışın ilk pratik neticesi, Bursa ipekli kumaş endüstrisinin, Ankara Sof üretiminin, 1838 ticaret anlaşması ile ardına kadar açılan Osmanlı pazarına giren ucuz makina üretimi kumaşlar neticesinde çökmesi olmuştur. Öyle ya, eğer Gavurlara benzemekte bir beis yoksa, biz de onların giydiği gibi ucuz İngiliz kumaşı giyebiliriz. Artık Müslüman - Gavur malı ayrımı yoktur, Ucuz - Pahalı mal ayrımı vardır)

d) Cihad, (Cihad-ı Kebir) Kafirlere karşı savaşmayı değil, Kişinin nefsine karşı verdiği Savaşı ifade eder. (Bu anlayışın pratik sonucu: Halife'nin 1.Dünya Savaşı'nda açtığı "Cihad", Hicaz ve Necid coğrafyasında pek az yankı bulmuştur)

Bunun gibi size daha birçok örnek verebilirim. Ancak gördüğünüz gibi Philby - Abduh - Afgani Selefizminin amacı, dini hurafalerden ayıklamak değil İngiliz Emperyalizminin önünü açmaktır.

Saklı Hazine

Posted by Bornocu Ersan | | Posted in



İstihbarat gelecekte meydana gelmesi olası bir “etki” hakkında önceden bilgi sahibi olunma çabasına denir. Bu amaçla yapılan tüm yasal ve gayri-yasal faaliyetler istihbaratın çalışma sahasıdır. Dünya üzerindeki irili ufaklı her ülkenin kendi istihbarat birimleri vardır. Bu birimler ulusal çıkarları ve hedefleri doğrultusunda belirledikleri hedeflere belli amaçlarla saldırırlar. Buradaki saldırıdan kasıt; olası etki hakkında önceden bilgi toplamak için yapılan tüm faaliyetlere verilen addır. İstihbarat birimlerinin hedeflerine yönelik bu saldırılarının belli bir tarzı ve karakteristiği vardır. Bir anlamda bu faaliyetleri her istihbarat örgütü aynı tarzda yerine getirmez. Kimi istihbarat servisleri sadece açık kaynaklara yönelirken kimisiyse açık ve gizli kaynakları bir karma olarak kullanır. Bu görevi yaparken akla gelecek bir çok metodu kullanırlar. Bir hedefe yönelik yapılacak saldırının ne şekilde yapılacağını belirleyen en önemli öğe, hedefin ne şekilde korunduğudur. İstihbarat servisleri bu nedenle öncelikle hedeflerini çok yönlü izlerler ve analiz ederler. Hedefin güçlü ve zayıf yanları ortaya çıkarıldıktan sonra, saldırı en zayıf noktadan yapılır. Bazen bu saldırı beklenmedik bir kolaylıkla yapılıyorken, bazen aylar hatta yıllarca süren bir çaba sonucu elde edilebilir.

1940 yıllarından sonra Sovyet casuslarının hedefindeki en önemli ülkeler ABD, NATO, Batı Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya’ydı. Ancak 1960’lı yıllara gelindiğinde KGB tehdit değerlendirmesinde yeniliğe giderek bu listeye Çin, Brezilya, Meksika, Türkiye, Endonezya, İran, Irak, Yunanistan ve Yugoslavya’yı da eklemiştir. 1960’lardan başlayan bu değişim günümüze kadar önemini küçük değişikliklerle korumuştur.

Çin’in 1960’lardan itibaren önemi yükseldikçe, KGB’ninde bu ülkeye ilgisi gittikçe artmıştır. Ancak bu ülkedeki totoliter ve baskıcı rejim, Pekin’deki Sovyet casuslarının halkın arasına karışarak istihbarat toplamasını sınırlamıştır. Bu tanımlama sadece Sovyetler için değil, Çin sahasıyla ulusal çıkarları gereği mutlaka ilgilenmesi gereken ABD, İngiltere, Japonya, Tayvan ve Fransa içinde geçerlidir. Bu ülkeler Çin’e karşı yürüttükleri istihbarat faaliyetlerini başka ülkeler üzerinden yapmak zorunda kalmışlardır. Bu nedenle Güney Asya’da istihbaratın merkezi Hong Kong olmuştur. KGB özel ilgi gösterdiği Çin sahasından bilgi toplamak için sadece Hong Kong’da faaliyet yürütmemiştir. Bu ülkeyle istihbarati anlamda ilgilenen veya ticari faaliyet yürüten tüm ülkelerde de Çin’le ilgilenen hücreler oluşturmuştur. Bir anlamda Çin hakkında istihbarat Washington’da da yapılmıştır. ABD’deki Sovyet Elçiliği 1. Katibi Victor Kraşeninkov ve yine onun ardından göreve gelen Sovyet Elçiliği 2. Katibi Vladimir Kolesnikov kendilerini birer bilim adamı olarak tanıtarak ABD’de Çin hakkında istihbarat toplamışlardır. Bu amaçla bilim çevrelerine sızarak Çin ve gelecekteki stratejileri hakkında bilgi edinmişlerdir. ABD’de Çin üzerine istihbarat yapan sadece bu casuslar değildir. Bunun yanında İgor Rogaçev’de KGB’nin deşifre olmuş Çin uzmanlarından biridir.

Hong Kong’da da durum Washington’dan farklı değildir. 1972 yılında MI-6 Hong Kong’da bir KGB hücresini takibe almış. Hücreyi deşifre ettikten sonra ülkeden kovmuştur. Bu şebekenin içinde bulunan iki Çin’li işadamı tutuklanmıştır. Yine MI-6’nın Hong Kong limanlarında yaptığı bir istihbarat çalışmasına göre Hong Kong limanlarına uğrayan bir çok yabancı bandıralı ticari geminin personeli temel denizcilik bilgisinden yoksundur. Sanırım bu tespitin ne anlama geldiği açıktır.

KGB istihbarat yapılanmasının temelini Milli İstihbarat Teşkilatı gibi bireye dayalı istihbarat temeline oturtmuştur. KGB elbette ki çağının elektronik ve teknik gelişmelerini CİA gibi kullanmakta ve yeni araçlar geliştirmektedir. Ancak KGB bu konuda şöyle düşünmekteydi; “Teknik haber toplamanın bir sınırı vardır. Uzaydaki bir uydudan çok temiz bir fotoğraf alabilirsiniz. Ancak elçilik kasasının içindeki bir belgeyi göremezsiniz.” KGB’nin bu konudaki tezi alanının birinci dereceden muhatabı General Orlov tarafından KGB karargahındaki bir konuşmasında aşağıdaki sözcüklerle ifade edilmiştir.

“KGB’nin kanısına göre yabancı devletlerin sırları ya doğrudan doğruya o devletin gizli kasalarından veya bu bilgileri KGB’ye vermeye razı memurlardan elde edilebilir. Bizler ne zaman bir ulusun bize karşı bir koalisyon içinde olduğundan şüphe duysak, bunu gazete makalelerinden, açık oturumlardan, tarihsel geçmişlerinden veya düşünce kuruluşlarından öğrenmeyiz. Her ne kadar bu kaynaklarda durumu aydınlatabilse de, elde edilen sonuç yeterli değildir. Aksine biz ajanlarımız vasıtasıyla anlaşmaya çalışan ülkelerin üzerindeki çalıştıkları metinlerin aslını görmek isteriz.”

General Orlov’un sözlerini yorumlamak gerekirse General Orlov şöyle demek istemektedir; KGB potansiyel bir düşmanın uçak üretim üslerinin kapasitesine bakarak veya bu konudaki açık kaynaklardan tahmini bir üretim hesaplaması yapmaz. Tam aksine o ülkenin Kara ve Hava Kuvvetlerine sızarak kesin rakamlara ulaşır. KGB ancak bu türden bilgiye istihbarat demektedir.

İstihbarat bir olay veya konu hakkında duyum almak değildir. Tam aksine istihbarat kesin bir bilgiye verilen addır. Buradaki kesin bilgi; otantik bir resmi belge veya yazı olabilir. Duyumlarsa istihbarat literatüründe farklı bir kategoride ele alınır. Örneğin bir suç şebekesinin belli bir günde ve belli bir saatte belli bir güzergahı kullanarak yapacağı sevkiyata ilişkin şebeke içindeki bir ajandan gelen haber istihbarat değildir. Bu habere verilen ad bilgidir. Bu bilgi ancak başka kaynakta gizlenmiş ikinci bir ajan tarafından da teyit ettirildiği taktirde istihbarat adını alır. Bir bilgi karargaha geldiği anda o ajanın geçmişte karargaha gönderdiği bilgilerdeki isabet oranına bakılır. Aynı konuda başka ajanlardan da bilgi gelip gelmediği kontrol edilir. Birden fazla kaynak aynı olayı karargaha rapor ediyorsa, bunun adı istihbarattır. Ancak bu kati bilgi elde edildikten sonra ana karargah bir operasyon kararı verebilir veya ilgili diğer devlet birimleri konu hakkında bilgi notuyla uyarabilir.

KGB’nin kişisel casusluğa verdiği önem bu nedenle önemli görülmektedir. Kişisel casusluğun temel zanaatı “avlama” dır. Avlama yapılmazsa herhangi bir operasyon imkansızdır. Ve istihbarat denen şey avlamayla başlar. KGB’nin genel ve gizli istihbaratında en çok göze batan ayrıntı “avlama yapılmasına” verdiği önemdir. Çünkü casusluk için ajan avlama metotlarıyla ajan bulma metotları temelde aynıdır. Casusluk sanatının bu hassas bilgileri gizli servislerin gizliliğine en çok önem verdikleri konudur. O nedenledir ki bu yöntemler dünyanın en eski mesleğinin casusluk olmasına rağmen, şimdiye değin herhangi bir kitaba konu olmamıştır. Bir doktorun mesleğiyle ilgili öğrendiği bilgileri insanlık aleyhine kullanması nasıl Hipokrat yeminiyle sınırlanmışsa, ajanlarında mesleki kariyerleri boyunca edindikleri bu bilgileri açığa vurmaları yasaklanmıştır. KGB ülke dışında görev yapacak gizli ajanlarını KGB’nin Moskova’daki 101. İstihbarat Okulunda eğitmekteydi. Bu okulda sadece 100 adet basımı yapılmış ve KGB içinde sadece seçkin yüksek rütbeli personelin kasalarında tutulan gizli bir kitap okutuluyordu. Bu kitabın konusu hedef ülkenin, hangi noktasına nasıl bir KGB casusunun yerleştirileceğinin ayrıntılarıyla ve örneklerle anlatılmasıydı. Bu kitapta hedef ülkelerin hükümet kabinelerinden tutunda, gizli servislerine kadar sızmanın yolları anlatıldığı gibi aynı zamanda birincil hedefler belirtilmekteydi. Bu kitabı okumayı başaran kişi, KGB’nin hedefini ve hedefe giriş metodunu açıkça görebilirdi. Bir anlamda bu kitap batılı gizli servisler için Saklı Hazine değerindeydi. İşte KGB’nin büyük bir mahremiyetle koruduğu bu saklı hazine, bir gün el çabukluğu marifetiyle başka bir gizli servisin eline geçti. Bu kitap incelendiğinde KGB’nin bu konuda ne kadar mesafe kat ettiği ve kişisel casusluğa ne denli önem verdiği açıkça görüldü.

İnternette istihbarat konusunda yazılan bilgiler incelendiğinde, istihbarat ve nasıl yapıldığına ilişkin bir yığın kulaktan duyma veya sezisel bilgiler ortada dolaşmaktadır. Bu bilgiler iyi incelendiğinde çoğunun casusluk romanlarından veya filmlerden derlenmiş bilgi çöplüğü olduğu görülür. Temel olarak bir istihbarat servisinin hedefine giren kurum, kişi veya bilginin ele geçirilmesinin önüne %100 geçmek imkansızdır. Ancak alınacak bir dizi önlemlerle bu bilginin kolayca ele geçmesi önlenebilir. Tabi burada bu bilgiyi karşı tarafın ne derece arzuladığı de önemlidir. Sizin hazırladığınız bir dizi önlem, karşı tarafı yılgınlığa iterek sizi hedef olmaktan çıkarabilir. Ancak karşınızdaki gizli servis tüm önlemlerinize rağmen bu bilgiyi istiyorsa, bu sırrı sonsuza kadar saklamanız imkansız olacaktır.

Dünyanın bir çok ülkesi önce devletleşti, ardından silahlı kuvvetlerini ve gizli servislerini kurdu. Ancak Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu analitik incelendiğinde bu sürecin bizde tam tersinden işlediği görülür. Milli İstihbarat Teşkilatı işgal altındaki bir ülkede üniforma çıkarmış/çıkarmamış asker ve siviller tarafından önce yer altında kuruldu. Bu kurulma aşaması bir yer altı örgütünün kuruluş aşamalarıyla aynıdır. Temel olarak örgüte katılım şöyleydi. Çekirdek kadroyu oluşturan kişiler etraflarında vatanperverliğine güvendikleri kişileri gizli servise (yer altı örgütüne) getirerek bu kişiye kefil olurlardı. Katılım seromonisi şöyle işlerdi. Örgütteki bir kişi yakınındaki bu kişiye güveneceğine %100 kanaat getirdiğinde bu kişiyi örgüt evlerinden birine getirirdi. Buluşmalar genelde gece olurdu. Yeni gelen kişinin gözleri eve girmeden önce bağlanırdı. Bu kişi gözü bağlı olduğu halde eve girerdi. Evin içinde örgütten en az 3-4 kişi olurdu. Gözü bağlı kişinin sesini tahlil edemeyeceği biri, örgütü ve amacını anlatırdı. Gözü bağlı kişiye bu örgüte girmek konusunda tereddütü olup olmadığı, isterse kapıdan çıkıp gidebileceği tekrar sorulurdu. Kişi girmek konusundaki fikrini koruyorsa bayrak ve silah üzerine yemin ettirilir, ardından gözleri açılırdı. Gözü açılan kişi ilk kez o anda örgütü kuranları veya bölge temsilcilerini görürdü. Ancak bu saatten sonra fikir değiştirmenin veya ihanet etmenin cezası ölüm olurdu. Bu yapıyla kurulan örgüt önce işgali sonlandırmış ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasını sağlamıştır. Tam anlamıyla kurumsallaşmasıysa Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan yıllar sonraya rastlamıştır. Milli İstihbarat Teşkilatının ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin kuruluşundaki bu gelenek modernize edilmesine rağmen hala devam etmektedir. İşgal altında kurulmanın getirdiği gizlilik perdesi o gün ve bugündür Milli İstihbarat Teşkilatının koruduğu bir gelenektir. Bu haklı ve katı gelenek haliyle örgüt dışında bulunan ve sistemi anlamakta güçlük çekenleri ürkütmektedir. Fakat diğer yandan bu katı gelenek, Gizli Serviste görev yapanlara veya mensubu olmak isteyenlere kimliklerinin bir gün açığa çıkarak kişisel güvenliklerinin tehlikeye girmesi konusunda huzur vermektedir.

Peki ama istihbarat denen şey nasıl yapılır? İstihbarat elde etmenin birden fazla yolu ve yöntemi vardır. Temel amaç düzenli bilgi akışının sağlandığı bir ağ oluşturmaktır. Burada önemli olan eldeki kısıtlı imkanları hedef ve tehditlere yönelik en iyi verimi alacak şekilde konumlandırmaktır. İstihbaratçı, ajan, casus, muhbir tanımlamaları özünde aynı kapıya çıkan görevleri ifa eden kişilere verilen ortak addır. Bu kişiler düzenli ve sağlıklı bilgi elde etmek için hedeflerine yaklaşmaya çabalarlar. Hedeflere yönelik bu tür yaklaşmalar çeşitli yöntemlerle yapılabilir. Bunlar açık kaynaklara yasal yaklaşma şeklinde olabileceği gibi gayri-yasal şekilde de olmaktadır. Bir bilgi kaynağına yasal yaklaşarak konu hakkında malumat edinme çabası içinde olanlara en iyi örnek askeri ataşelerdir. Bunlar ilgili ülkelerde yasal çerçevede ve bulundukları ülkenin belirlediği görev alanları içinde çalışırlar. Muhataplarıyla açıkça temasa geçerek ilgi alanlarında bilgi toplarlar. Ancak bazı bilgilere yasal yöntemlerle ulaşmanın imkanı yoktur. İşte bu noktada gayri-yasal istihbarat faaliyetleri başlar ki yazımızın da ana teması budur.

Bu operasyonlar çok basitten çok karmaşığa doğru çeşitli seviyelerde olmakla birlikte, temelinde hedeften bilgi aktaracak bir ajan yerleştirmek vardır. İstihbarat mesleğinin bu aşamasında ortaya konan beceri başarının anahtarını oluşturur. İstihbaratçılar Kurtlar Vadisinde olduğu gibi devletin yetimhanelerden topladığı eğittiği ve ateşin ortasına attığı insanlar değildir. Aksine bu çerçevede çizilen insan profili istihbaratçı kimliğiyle örtüşmez. Burada kıstas mesleğin gerektirdiği temel beceri ve donanımların kişilerde hali hazırda olmasıdır.

Bunlar istihbarat servislerinin ilgi duyduğu mesleki beceriler, iyi bir eğitim, yurtdışı tecrübesi ve yabancı dil yeteneğidir. İkinci aşamada adaylarda zihinsel ve fiziksel yetenekler aranır. Üçüncü aşamadaysa kişilerin mesleki konulara uyumu gözlenir. Tüm bu süreci başarıyla geçenler istihbaratçı kimliğine kavuşurlar. Milli İstihbarat Teşkilatının bu anlamda en büyük insan kaynağını Türk Silahlı Kuvvetlerinin genç subayları, Dışişleri Bakanlığı ve Üniversiteler oluşturur. Bu kadrolar genellikle ana karargahta görev yaparlar ve sınırlı fiilli operasyon ajanlarıdır.

Yönetici ve yönlendirici konumdaki bu kadroların asıl görevi istihbaratçı doğanları sistemin içine katmaktır. Burada doğmak kelimesini bilinçli kullandım, çünkü asıl ateş topunun içinde görev yapanlar bu kesimi oluşturan istihbaratçılardır. Romanlara ve filmlere konu olan bu insanlar nasıl istihbaratçı doğuyorlar? Kimi zaman yaşam veya buna kader diyebilirsiniz, kişileri öyle bir konuma getirir ki, bu kişiler yer zaman ve imkanlar nedeniyle istihbarat servislerinin dikkatini çekerler. İşte bu kişilerle yukarıda sözünü ettiğimiz kadrolar temasa geçerek Gizli Servislerle bu kişiler arasında köprü oluştururlar. Bu köprü kanalıyla bu kişiler Gizli Servislere çalışmaya başlarlar.

İşte İstihbarat dünyasının efsaneleşmiş operasyonlarına imza atanlar bu ikincil gruptaki kadrolardır. Bu kadrolar birinci gruptaki kadroların aksine toplumun her kesiminden ve herhangi etnik, dini, milli, mesleki veya eğitim seviyesinden olabilirler. Bunu daha iyi anlayabilmek için istihbarat operasyonlarının yapılış tarzına bakmak gerekir.

Silahlı Kuvvetler geliştirdiği uzun menzilli bir füze için daha verimli bir yakıta ihtiyaç duymaktadır. Bu yakıta benzer bir ürün hali hazırda dünya üzerindeki on iki ülkenin silahlı kuvvetlerinde kullanılmaktadır. Gizli servisten bu yakıta ilişkin bilgiyi ele geçirmesi istenir. Gizli servis bu yakıtın bulunabileceği yerleri araştırmaya başlar. On iki ülkenin bu yakıtı çeşitli amaçlarla kullandığı tespit edilir. Bu on iki ülkedeki birincil gruptaki ajanlar uyarılarak konuyu araştırmaları istenir. On iki ülkedeki ajanlardan gelen ilk raporlara göre bu stratejik yakıtın üretildiği yirmi beş özel veya kamu şirketi tespit edilmiştir. Karargahta yapılan analiz sonucunda bu yakıtın ele geçirilmesi için en uygun ülkenin Colombus olduğuna karar verilir. Çünkü Gizli servisin Colombus’daki hücrelenmesi, bu ülkenin müttefikleriyle ve ülkemizle olan münasebetleri böyle bir operasyon riskini minimize etmektedir. Colombus’ta bu yakıtı üreten iki şirket mercek altına alınır. Bu şirketlerde bu yakıta ilişkin bilgilerin nasıl korunduğu temel araştırma konusudur.

Operasyon için bu iki şirketten Sierra co.’nun en uygun olduğu anlaşılır. Şimdi mesele Sierra co.’nun konuyla ilgili departmanına sızmaktadır. Bu amaçla Sierra co. izlemeye alınır. Sierra co. bir ay sonra Almanya’da bir fuara/konferansa katılır. Gizli servis Sierra co.’yla ilk teması bu fuarda/konferansta sağlar. Ajanlar fuara ülkemizin en önemli Petro Kimya şirketlerinden birinin (yabancılara satılmadan önce tabi) temsilcileri olarak katılmışlardır. Sierra co.’ya bir dizi konuda stratejik olmayan ürünlerle ilgili siparişler verilir. Artık ajanlar bu siparişin takibiyle ilgili Sierra co’nun merkezine gidip gelmeye başlarlar. Bu karşılıklı gidiş gelişlerde Sierra co çalışanlarıyla sınırlı tanışmalar geliştirilir. Bu noktadan sonra Gizli Servis’in amacı angaje (kendi hesabına çalıştırma) etmek için en uygun kişiyi seçmektir. Bu iş için en uygun kişinin Sierra co.’nun kimya bölümünde baş kimyager yanında asistanlık yapan Elena adlı kişi olduğuna karar verilir. Gizli servisin yeni hedefi Elena’dır.

Elana’nın öz geçmişi siyasi düşünceleri ve kişisel özellikleri izlemeye alınır. Elena bu iş için uygun bir adaydır. Şimdi amaç Elena’ya yaklaşmak olmuştur. Bu sürece Gizli Servislerin verdiği ad “AVLAMA” dır. Elena avlanacaktır. Temsilciler Elana’ya yaklaşmaya başlarlar. Öncelikle Elena’ya açıktan ücret mukabilinde bir dizi part-time iş verilir. Elena temsilcilerimiz adına bir dizi basit konuda araştırma raporu hazırlayacak, açık kaynaklardan bilgiler derleyecektir ve bunun için hatırı sayılır bir ücret alacaktır. Bu rapor nedeniyle temsilcilerle Elana’nın ilişkisi Sierra co. dışına kaymaya başlar. Artık görüşmeler şirket dışında yapılmaktadır. Ayrıca bir dizi kolay elde edilebilecek Sierra co. bilgisi de Elena tarafından temsilcilere verilmiştir. Bu sürece “Geliştirme Safhası” denir. Bu süreç başarılı olursa temsilciler Elena’ya gerçek kimliklerini açıklayacaklardır. Gerçek kimlikler açıklandığında karşıdaki kişi yasal olmayan bir iş yaptığını ve kanunlara karşı geldiğini anlar. Elena bu saatten sonra Gizli Servis hesabına çalıştığını bilmektedir. Artık ajanların disiplinine uymaya ve güvenlik prosedürlerine uymaya başlar. Artık avlama başarıyla tamamlanmış, Sierra co.’ya yönelik gerçek operasyona geçilmiştir.

Hedef stratejik yakıta ilişkin bilgiyi Elena kanalıyla ele geçirmektir. Elena’nın şirket içindeki konumu ve ilişkileri kullanılarak bilgi elde edildiğinde, operasyon başarıyla tamamlanır. İstihbarat dünyasının birincil ve ikincil grubu oluşturan elemanlarının Gizli Servis dünyasına girişleri bu ve buna benzer süreçlerle tekrarlanır durur.

Petrol Fiyatları ve Küresel Operasyon

Posted by Bornocu Ersan | | Posted in



Son 6 aydaki ham petrol fiyatlarında yaşanan düşüşü, bunun Türkiye'ye olan etkilerini, düz bir mantık çerçevesinde, Suud-İran veya ABD-Rusya çatışmasının ekonomik alandaki devamı şeklinde görmek ve Türkiye'ye etkisine sadece kısa dönemli cari açık azaltıcı fonksiyonu itibarıyla bakmak (Her ne kadar bütün basın, yazar, çizer takımı öyle algılıyorsa da ! Hatta belki de özellikle böyle algılamamız isteniyor) aslında meseleyi çok doğru okuyamamak anlamına gelebilir;

Dünya petrol endüstrisinin işleyişini çok kabaca ve sırasıyla şöyle özetleyebiliriz;

1. Ayak : Ham petrolü yer küreden çıkartanlar

2. Ayak : Sözleşme tedarikçisi

3. Ayak : Nakliyeciler

4. Ayak : Rafinerici/Dağıtıcılar

5. Ayak : Finansçılar (Petrol endüstrisinden elde edilen gelirleri işletenler)

Bunlara kısaca değinirsek;

Petrol fiyatlarının belirlenmesinde en az etkili olanlar 3. 4. ve 5. ayakta yer alanlardır. Buna karşılık en çok parayı kazananlar 1. 2. ve 5. ayakta yer alanlardır.

1. Ayakta hepimizin bildiği, bir zamanlar 7 kızkardeş olarak anılan, daha sonra birleşmeler ve satın almalarla bugünlerde sayısı 4-5'e düşmüş olan çok uluslu dev şirketler ki, en büyüğü hepinizin bildiği en büyük hissedarının Rothschild ailesi olduğu ExxonMobil şirketidir. 1970'lerin ortalarından itibaren devletleştirme akımı sonucu oluşan "Kağıt üzerinde milli" driller'ları da bu ayakta ele almak gerekir ki, üretim bakımından en büyüğü Saudi Aramco şirketidir.

2. Ayak : Dünyada ki bir çok ülke ve bağımsız rafineri, tüccar, ham petrolü, petrol piyasasının işleyişinden ötürü (Özellikle Kontratların çok uzun vadeli yapısından dolayı veya düşük sipariş miktarından dolayı, doğrudan "Driller" şirketlerden alamaz. Örneğin Hırvatistan'da ki veya Malezya'da ki bir rafineri şayet, petrolü doğrudan üreticiden almışsa, bunun için en az 3 yıl öncesinden bir kontrat yaptığını kabul etmemiz gerekir) genellikle ham petrolü, "Commodity Contractor" olarak anılan şirketlerden alırlar. Bunun için dünyada belli başlı 4 merkez (Emtia Borsası) vardır. Amerika kıtası için New York, Avrupa kıtası ve MENA için Rotterdam, Uzakdoğu ve Güney Asya için Hong Kong ve Bütün Dünya için Londra Emtia Borsası. Sadece Türkiye'de değil, dünyada da bilinenin aksine ham petrol fiyatlarının belirlenmesinde en önemli faktör ne OPEC, Ne Suud ailesinin gündüz düşleri, ne de enerji arz/talep dengesi değildir. En önemli faktör "Commodity Contractor" şirketlerin bu dört merkezde yaptıkları çeşitli finansal manipülasyonlardır. Bu şirketler sadece petrolü alıp satmaz, aynı zamanda en önemlisi "Future piyasası" olmak üzere, çeşitli kaldıraç işlemlerle alınıp, satılan petrolün yarattığı cironun onlarca kat fazlasını yaratırlar. Bu şirketlerin çeşitli finansal enstrümanlarla yarattıkları toplam finansal büyüklük öyle devasa rakamlara ulaşmıştır ki, bu şirketlerin tek bir tanesinin bile cirosu, dünya üzerinde yar alan bir çok ülkenin GSMH'sından kat be kat fazladır.

Bu kadar büyük finansal güce erişmiş olan bu şirketler, doğal olarak siyasi gelişmelerden müsbet veya menfi yönde doğrudan etkilenmektedirler. Dolayısı ile kayıp veya kazançları da, ciroları ölçüsünde büyük olmaktadır. Bu durum çerçevesinde, bu şirketler dünyada meydana gelen bir çok siyasi gelişmenin, savaşın, iç çatışmanın, darbenin doğrudan sebebi oldukları gibi bir çok ülkede, iktidarı doğrudan belirleyici olmakta, buna imkan olmayan ABD, Rusya gibi ülkelerde ise iktidarların aldıkları kararları derinden etkileme gücüne sahiptirler.

Dünyada bu anlamda, "Commodity Contractor" şirket sayısı binleri bulmakla birlikte, en büyük ilk üçü çeşitli bakımlardan diğerlerinden ayrılır;

Bunlar Glencore, Vitol ve Trafigura'dır. İşin ilginci, hemen hemen hepiniz Exxon/Mobil'in, Shell'in, BP'nin adını bilirken, onlar kadar büyük bu şirketlerin adını içinizden pek azı duymuştur. Çünkü bu şirketler kamuoyu önünde anılmayı pek de seven şirketler değildir. Glencore, Vitol, Trafigura şirketini diğer Commodity Contractor'lardan ayıran en önemli özellik birincisi cirolardır. Bu üç şirketin her birinin cirosu kendilerinden sonra gelen 4., 5. ve onlarca şirketin cirosunun toplamının, yine onlarca katından fazla olmasıdır. Yani ciro bakımından bakarsak, bu 3 şirket dünya ham petrol pazarında hakim commodity contractor şirketlerdir. Bunları diğerinden ayıran bir diğer nokta ise bu şirketlerin, dünya gıda ve maden emtia borsalarında da en büyük oyunculardan olmalarıdır. Bir başka deyişle, bu şirketler sadece enerjiyi değil, gıdayı da kontrol etmekte, gıda fiyatlarının belirlenmesinde de etkili bir rol oynamaktadırlar.

Bir başka ilginç nokta ise bu şirketlerin birbiri ile rekabet etmelerine rağmen, gerektiğinde işbirliğine gitmeleri, hatta gerçek sahiplerinin hem birbirleri ile hem de ExxonMobil ve petrol gelirlerinin değerlendirildiği finansal kurumların sahipleri ile akrabalık ilişkileri olmasıdır.

Dünya Petrol piyasasında Driller'lar, Commodity Contractor'lar ve Finansçılardan oluşan öyle bir sistem kurulmuştur ki, bu sistem dünyada enerji fiyatlarını ve çok büyük oranda finansal gücü yönlendirmektedir. Ne kadar güçlü olursa olsun, bir devletin bile tek başına bu sisteme müdahil olup belirleyici rol üstlenmesi mümkün değildir. Rus derin devleti bunu denemiş ancak başaramamıştır.

Şimdi olaya bu çerçeveden bakıldığında dünya ham petrol fiyatlarında son 6 ayda yaşanan beklenmedik ve dramatik düşüşün, yukarıdaki 5 ayak içerisinde verdiğim yapıda bir çok orta siklet oyuncuyu bertaraf edeceği ve piyasada büyük bir konsolidasyon yaşanacağı açıkça görülmektedir. Mesela Çin'in, devletin sahip olduğu en önemli 3 prime contractor'ından en büyüğü olan (Dünya piyasasında 5. sırada) PetroChina'sı, daha evvel 110 USD +/Varil fiyatla yaptığı uzun vadeli ve yüksek montanlı satın alım anlaşmaları nedeniyle kurbanlardan biri olmaya adaydır. Bir başka kurban adayı ise Venezuella'nın milli petrol şirketi Petroleos de Venezuela'dır. PDV aynı zamanda ne tesadüf ki, Çin'in en büyük tedarikçilerinden biridir. Rus derin devletinin, yukarıda bahsettiğim tekere çomak sokmak ve 3 büyük Commodity Contractor'la rekabet etmek üzere kurdurduğu GUNVOR ise düşen petrol fiyatları nedeniyle değil ama Ukrayna Ambargosu nedeni ile çoktan badem olmuştur bile...

Bundan sonra ne olacağına gelince, piyasada yaşanacak olan konsolidasyondan sonra yaklaşık 2-3 yıl içerisinde, ham petrol fiyatlarının yeniden yükselişe geçerek 150 USD fiyat sınırını zorlayacağını ama bizim bunu medyadan, ABD ve Çin'in artan üretim kapasite kullanımından dolayı, yükselen talep nedeniyle petrol fiyatının yeni rekorlara koşması olarak okuyacağımızı düşünebiliriz.

Bu, Oil Conractor şirketlerin babası Marc Rich adlı bir İsviçreli Yahudidir. Hem Rothschild'ların Frankfurt bağlantısı ile akrabasıdır, hem de MOSSAD'ın ABD'de de faaliyet gösteren çok özel biriminin (AL) gelmiş geçmiş en büyük ajanlarından biridir. Ama en önemli özelliği Ayetullah Humeyni ile olan özel dostluğu ve bağlantısıdır. Bu dostluğun, Humeyni'nin Bursa'da kaldığı zamanlardan kaynaklandığı da söylenir.

Marc Rich, Humeyni İran'da iktidara geldikten sonra İsviçre'de faaliyet gösteren şirketi vasıtasıyla ABD ambargosuna rağmen (Ama tabii ki, Amerikalıların bilgisi ve onayıyla) yaklaşık 15 yıl boyunca İran petrolünü dünyaya satan adamdır. Ambargo nedeni ile Piyasa fiyatından çok ucuza aldığı petrolü, Londra ve Rotterdam borsalarında piyasa fiyatına satarak çok büyük bir servet elde etmiştir. Tabii bu geliri kimlerle paylaştığını az çok tahmin edersiniz. İran petrolünün parası kapanıncaya kadar CIA'in de kara para aklamak için kullandığı BCCİ'da aklanmıştır. ABD'de hakkında açılan soruşturmadan Clinton'un görevindeki son gününde affetmesiyle kurtulmuştur.

Bugün de 3 büyük "Commodity Contractor" şirketi hem istihbarat teşkilatları ile iç içe çalışmaktadır, hem de gerektiğinde onları yönlendirebilmektedir.

Kaldıraç oranı ülkeden ülkeye değişmektedir, bu oran 1'e 50, 100 ve hatta 1'e 400'e kadar çıkabilmektedir. (Türkiyedeki oran sanırım 1’e 100 olması lazım ama tam emin değilim)

Örnek olarak, X'in banka hesabında 2000 dolar parası olsun ve bunun 200 doları ile pozisyon açarak forex piyasasında yatırım yapsın. Kaldıraç oranı X'e 200 dolarlık yatırım ile 200x100 = 20.000 dolarlık alım yapma imkanı sağlamaktadır. 100/1 oranına göre hesaplanmıştır. Eğer doların değerinde yüzde 10'luk bir artış olursa, X bu artıştan 2.000 dolarlık bir karı olacaktır. Eğer doların değerinde yüzde 10 oranında düşüş olursa, X tüm yatırımını kaybedecektir.

Şimdi yukarıdaki örneği petrol alım - satım marketine uygularsanız, marketin hacmi trilyonlarca dolardır. (Ek olarak, petrol piyasasında futures and forward opsiyonları ile de alım satım yapılmaktadır. Kısacası Çin herhangi bir ülke ile varil başına 100 dolara anlaşmışsa ve bir varil ham petrol şu andaki gibi 50 dolar sınırına gerilemişse, Çin varil başına 100 dolar ödemek zorundadır)

Petrol piyasasında bu gözlerden ırak devasa şirketlerin, istihbarat teşkilatları ile iç içe oynadıkları oyunları anlatmaya devam etmeden önce nacizane, her ne kadar konu hakkında çok teknik bilgim olmasa da sizlere çok kabaca ve basitçe özetlemeye çalışayım. Çünkü işin püf noktası burada...

Kaldıraç işlemler (Leverages) çok basitçe yapılan finansal işlemlerde kazanç (kar) veya zararı, bir kaç misli katlayan her tür finansal tekniğe verilen genel addır. Daha evvel belirttiğim gibi, bunların en önemlisi "future ve/veya option" işlemlerdir. (Ancak tek Leverage işlemi, future/option işlemleri değildir) Future işlemlerde yaptığınız finansal işlemin yüzlerce katına kadar kazancınızı katlamanız mümkün olduğu gibi, zararınız da yüzlerce katına kadar ulaşabilir.

Ham petrolün de işlem gördüğü Commodity (Tam Türkçe karşılığı değil ama "Emtia" deniyor genelde !) piyasalarında future işlemleri, genelde kontrat bazında yapılmaktadır. Çok basitçe örneklemek gerekirse; Örneğin siz, ExxonMobil ile 2 yıl terminli, 100.000 varillik, 100 USD bedelli bir konrat yaptınız diyelim. Bu durumda aslında siz, ExxonMobil'in, örneğin 2 yıl sonra Türkmenistan'dan çıkaracağı petrolden 100.000 varilini, 100 USD/Varil bedelden satın almayı taahhüt etmiş olursunuz. (Aslında commodity piyasalarında bedeller bu şekilde belirlenmez, basit olsun diye böyle anlatıyorum) Bu durumda malın size teslimine 6 ay kala, eğer petrol fiyatları o anda, 103 USD/Varil'e çıkmışsa siz 100.000 X 3 USD = 300.000 USD kar etmiş olursunuz, 97 USD/Varil'e düşmüşse, 300.000 USD zarar etmiş olursunuz. Eğer kardaysanız kontratınızı, bir komisyonla, bir işleyiciye (Örneğin TÜPRAŞ rafinerisine) bir komisyonla sattığınızda, karınız 300.000 USD + Komisyon bedeli olmuş olur. Dolayısı ile petrol fiyatları yükseldikçe daha çok kar edersiniz. Bu basit alım satım işlemidir. Ancak, Eğer siz kontratınızı, future piyasasında değerlendirirseniz, karınızı bir kaç yüz katına katlama imkanınız vardır. Eğer kontratınızı future piyasasında, opsiyonlu olarak satarsanız sizin, basit karınızın 300.000 USD'dan X 100 opsiyonda 30 milyon USD'a çıkması gayet imkan dahilindedir. Tabii petrol fiyatlarının düştüğü durumlarda ise buna karşılık 30 milyon USD zarar edebilirsiniz.

Görüldüğü gibi leverage işlemlerde sizin kar etmeniz, emtia fiyatlarının yükselmesine bağlıdır. Ancak, BURAYA DİKKAT !!! Bir de tersine opsiyonlu işlemler vardır ki, buna "Inverse Leverage" denir. Siz opsiyonunuzu, emtia fiyatlarının yükselmesine değil, düşmesine yönelik yaparsınız. Bu durumda siz, emtia (Ham petrol mesela) fiyatları düştükçe karınızı bir kaç yüz katına katlarsınız.

Yukarıda verdiğim örneği hatırlayacak olursanız petrol fiyatı 100 USD/Varil'den, 97 USD/Varil'e düştüğünde siz, basit alım satımdan 300.000 USD zarar, ancak future işlemlerden 30 milyon USD kar yazarsınız. Bu durumda kazancınız 30 milyon USD - 300.000 USD = 29.700 milyon USD olur. (Borsayı takip edenler varsa, Ayı ve Boğa piyasalarını akıllarına getirsinler, söylediğimi daha net anlayacaklardır.)

İşte son 6 aydır olan şey, tam da budur. Düşünün ki son altı ayda Ham petrol fiyatları, 117 USD/Varil'den, 50 USD/Varil'e geldi. Bu işin kazananı, hem de fena halde kazananı, ilk mesajımda andığım Glencore, Vitol, Trafigura adlı "Commodity Conractor" şirketlerdir. Üstelik bu şirketlerin kazancı bunlarla da sınırlı değildir. Sayın okuyucuların aklının karışmaması için özellikle anmadığım, türev piyasalarda (Derivative Markets) yapılan finansal işlemleri (Örneğin; kontratın, teminat gösterilerek, ikincil finans yaratılması gibi...) de buna eklediğimizde, Bu şirketlerin karları bir kaç yüz katına, belki de binlerce katına çok rahat ulaşabilmektedir.

Ham petrol fiyatlarında ki düşüşten etkilenen, zarar görenler arasında tabii ki kamuoyunun aklına ilk başta Ekonomileri, petrol ve gaz ihracatına büyük ölçüde bağımlı olan Rusya, İran ve Venezuela gibi ülkeler gelmektedir. Nitekim dünya finans kamuoyu, bu ülkelerin uğradığı zarara odaklanmaktadır. Ancak fikrimce bu ülkelerin, ham petrol fiyatlarında ki düşüşten gördükleri zarar, 1970'lerden beri dünya finans tarihinin gördüğü, bu en büyük manipülasyonun boyutları düşünüldüğünde ancak "tali hasar (collateral damage)" mertebesindedir.

Ne tür bir büyüklükten söz ettğimin iyice anlaşılabilmesi için, size bazı rakam ve büyüklükler vereyim;

Örneğin, Glencore'un commodity pazarlarında yaptığı günlük ham petrol işlem tutarı, Suudi Arabistan ve Venezuella'nın bir günlük toplam ham petrol üretimine eşittir. Firmanın vergilendirilebilir geliri 232 milyar USD'dır. (ki aslında, gerçekte bunun bir kaç katıdır) Karşılaştırmak bakımından; Cari kurla Türkiyenin toplan GSMH'si 770 Milyar USD'dir. Vitol'ün Commodity piyasalarında yaptığı yıllık işlem tutarı yaklaşık olarak, Irak ve Azerbaycan'ın toplam yıllık ham petrol üretimine eşittir. Trafigura'nın Commodity piyasalarında ki sadece ham petrol işlem tutarı günlük 2.4 milyon varildir ki, bu da yaklaşık olarak Katar'ın günlük ham petrol üretimine eşittir. Karşılaştırma bakımından; Türkiye'nin günlük ham petrol tüketimi yaklaşık 650.000 Varil/gün'dür.

Peki, Bu çerçevede 1971'de Bretton Woods sisteminin çökertilmesinden beri, dünya finans tarihinin gördüğü bu en büyük manipülasyonun asıl hedefi kimdir?

Bu parayı en çok bahsettiğim firmaların gerçek sahipleri olan kişilerin, parayı kontrol etmek için bir diğer yöntemi olan "Private Equity Fund" şirketleri vasıtasıyla milletin malına mülküne el koymak için kullanıyorlar.

Haaa, kazandıkları paranın zekatı kadar bir para ile de kolkola girdikleri istihbarat şirketlerinin ricacı oldukları darbelerin, terör örgütlerinin finansmanını sağlıyorlar.

Mesela nisbeten yakın tarihten örnek verirsek Kongo'da, Libya'daki darbeleri finanse ederler. Biraz daha geriye gidersek Filistin'de, Ebu Nidal grubu mesela ! Afganistan'da mesela şimdi, başka bir büyük petrol şirketinin satın aldığı, Amerikan/California merkezli petrol firması Unocal, Afganistan'da Taliban'ı uzun süre finanse etmiştir. Hatta Taliban'ın Kabil'i ele geçirdiği operasyonun bütün finansmanı, Unocal tarafından sağlanmıştır. Tabii Unocal, "Driller" türü bir firmaydı. ABD'nin Taliban'ı, iktidardan düşürdükten sonra Afganistan'a atadığı "Genel Vali" de Unocal'ın eski bir elemanı olan Zalmay Halilzad olmuştur. Bütün bir ülkeyi yıllarca Ortaçağ karanlığına gömen, milyonlarca insanın canına mal olan veya yerlerinden yurtlarından olmasına sebep olan, bütün bu olayların tek sebebi nedir biliyormusun? Hazar havzası petrollerine, Sovyetler dağıldıktan sonra el koyulup, Afganistan üzerinden (Pakistan Yoluyla) Hint Okyanusuna indirerek, Uzakdoğu enerji pazarını besleyebilmek...

Ama evdeki hesap, çarşıya uymadı.

1)Parayı
2)Enerjiyi
3)Gıdayı kontrol eden, bütün dünyayı kontrol eder.

Ancak bu büyüklükte operasyonların asla tek bir amacı olmaz. Bu yapılan operasyonun da birden fazla amacı var. Bu büyüklükte bir taş attığınız zaman tabir-i caizse, kuş katliamı yapmanız gerekir. Üstelik bu hedeflerin, bu operasyonu yapan tarafların her biri için değişik birinci öncelikleri olması da gayet doğaldır.

Bunlardan birinden kısaca bahsetmiştim zaten; 3 büyük commodity contractor şirket, future contract piyasasında inverse leverage yaparak akıl almaz büyüklükte paralar kazandılar. Tam miktarını tesbit etmek yaklaşık olarak bile çok zor ama benim tahminim 1 ile 1.5 yıl içerisinde 300 milyar USD ile 1 trilyon USD arasında bir meblağın el değiştirmesi sözkonusu olacak, belki de daha fazla. Tabii bu meblağın tümü 3 commodity contractor üzerinden değil. Bunlarla sahipleri aynı aileden olan veya akrabalık ilişkisi bulunan, KKR gibi private equity fonu şirketlerinin de kazançları kümülatif ele alındığında bu meblağ ortaya çıkıyor. Bu büyüklükte bir para mutlaka petrol piyasasında yeni bir konsolidasyon dalgasına yol açacaktır. Üstelik bu konsolidasyon kesinlikle dikey entegrasyon şeklinde olacak. Yani size ilk bahsettiğim 5 ayak vardı ya, o ayaklar gittikçe birbiri ile iç içe geçecek. O zaman Glencore, Vitol, Trafigura, KKR gibi şirketlerin memurlarını, yeni satın aldıkları veya ortak oldukları Total, Rosneft, Statoil gibi şirketlerin yönetim kurulunda gördüğümüzde konu daha fazla aydınlanacak.

Bu büyüklükte bir para yer değiştiriyorsa yani, birinin cebine giriyorsa, birilerinin de cebinden çıkıyor demektir. Maalesef New York, Londra, Rotterdam ve Hong Kong emtia borsalarında ki son 6 aylık EFT, Swap, ETC, ETF emirlerini tesbit etme imkanımız yok. Üstelik future piyasasında eğer kendi bilanço kurunuz USD değilse, sistem emme basma tulumba gibi işler. (Ham petrol fiyatlarında ki düşüşle birlikte yaklaşık eş zamanlı olarak başlayan USD'in yükselişi dalgasını unutmayın !!!) Ancak şu ana kadar bile, son 6 ay içerisinde Rusya'nın petrol fiyatlarındaki düşüşten kaynaklanan zararından ayrı olarak Rosneft, Sibneft ve daha evvel bahsettiğim Rus derin devletinin doğrudan girişimi olan Gunvor gibi Rus şirketlerinin, sadece Commodity piyasasındaki zararının 70 - 80 milyar USD'a ulaştığından bahsediliyor. Çin şirketlerinin zararı, bununla kıyas edilemeyecek derecede büyük. Yine Total'ın çok büyük zararda olduğundan bahsediliyor.

Sovyetlerin Afganistan ve o zamanlar bağımsız blok üyesi olan Hindistan üzerinden, Hint Okyanusuna açılması planları aslında geçmişi Vietnam savaşına kadar giden Hint alt kıtası ve Güney doğu Asya'da ki her iki blok arasındaki Jeopolitik mücadelenin bir parçası. ABD, Sovyetlerin er ya da geç bu adımı atacağını bildiğinden, Afgan mücahitlerin, sınırın Pakistan tarafında eğitimine işgalden çok önce başlamıştı. Pakistan'da akabinde, sıranın kendisine geleceği korkusu ile bu işe dört elle sarılmıştı. O dönem hatta Pakistan'da sol hareketler iyice aktive olmaya başladığında, (Şüphesiz Sovyetlerde, Aganistan'a yapacakları muhtemel bir harekatta direnişin Pakistan'da örgütleneceğini öngördükleri için Pakistan'ı muhtemel Afgan harekatı sırasında hareketsiz bırakmak için Pakistan'da ki sol hareketleri destekliyor hatta ordu içindeki sol akımı da bizatihi yönlendiriyorlardı !) Amerikalılar, zayıf Butto Hükümetini devirerek, general Ziya ül Hak diye bir öküze darbe yaptırdılar. (İşgal bittikten sonra da artık işlerine yaramayacağından bir uçak kazasında götürdüler !)

Zaten aradan 1-2 yıl geçtikten sonrada Sovyetler, Afganistan'a girdi. Yaklaşık 10 yıl sonra Afgan işgali bitip, Sovyetler geri çekildiğinde ABD'nin elinde etnik ve siyasi olarak paramparça olmuş bir ülke ve ISI kamplarında, dini motivasyonla, gerilla eğitimi almış onbinlerce eli silahlı militan ve her halükarda Sovyetlerin Hint Okyanusu'na inişinin önünde tampon yaratma ihtiyacı vardı. Bunun üzerine CIA, böyle bir ülkenin ancak koyu dini bir dikta rejimi ile idare edilebileceği, ülkenin Sovyetlere karşı bütünlüğünün ancak bu şekilde muhafaza edilebileceği ve yine bu şekilde 10 yıldan fazla besleyip, baktıkları dini motivasyonu yüksek, gerilla gücünün böylece başa bela olmadan istihdam edilebileceği planıyla Taliban'ı yarattı. Nitekim ülkenin Kuzey Bölgesi (Mezar-ı şerif merkezli olmak üzere) ve Kabil hariç Taliban ülkenin büyük kısmında egemenliğini kısa sürede kurdu.

Aradan 2-3 yıl geçip Sovyetler aniden dağılınca ABD, Hazar havzası enerji kaynaklarına çökmek üzere hemen harekete geçti. O dönem Türkmenistan'a, Azerbaycan'a penetre etmek için maalesef bizi de ilk başta maymuncuk olarak kullandılar. Yine O dönemlerde ODTÜ'de hocalık yapan CIA mensubu yanlış hatırlamıyorsam bir Avusturyalı vardı, bizimkilere Dünya Türkmen Kongresi toplamak için falan boyuna gaz verirdi..

Hatırlarsanız 90'ların başında, bizimkileri öyle keklediler ki, bizimkiler aşka gelip "Çin'den, Adriyatik denizine Türk nüfuzu"ndan falan bahseder olmuşlardı ! Neyse daha sonra, zaten İsviçre ve Panama'da açılan hesaplara yatırılan yüklü USD karşılığı ile kendileri, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin yöneticileri ile can ciğer, kuzu sarması olunca bizi, kapının önüne koydular. Bizimkilerin Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Petrol, Gaz, Telekom, Finans ve Bankacılık alanında Amerikalılarla ortaklık hayali suya düştü. Bizi, o alanlara sokmadılar. Neticede, Türkmenistan'a 3-5 T-Shirt, 1-2 Çek-yat satarak, 2 tane kıytırık okul, hastane binası falan yaparak mutlu olduk.

Her neyse asıl anlatacağım, daha evvel bahsettiğim Unocal şirketi, Sovyetlerin dağılmasından sonra Amerikan Devletinin yönlendirmesi ile Türkmenistan'da çok büyük petrol ve gaz sahaları kapattı. Bir yandan Türkmenistan'ın petrol hatları dolayısı ile Rusya'ya ekonomik ve siyasi bağımlılığının önüne geçmek, diğer yandan da Türkmen petrolünü, Afganistan ve Pakistan üzerinden Hint Okyanusuna indirerek Güney Doğu Asya'da enerji hakimiyetini kurmak amacıyla, TAP (Türkmenistan-Afganistan-Pakistan) projesine girişti. TAP antlaşmasının imzalandığı günden başlayarak Unocal, Taliban'ı var gücüyle finanse etti. Hatta daha önce yazdığım gibi hem Taliban'ın, Kabil üzerine yürüyüşünü finanse etti, hem de Taliban'ın, Ahmet Şah Mesut liderliğinde onlara karşı savaşan Kuzey Cephesi'ni yenebilmesi için gerekli silah alımlarını CIA'e sen gözlerini kapat diyerek finanse etti. (Ama Taliban, Yine de Ahmet Şah Mesut'u yenemeyince, Kuzey Cephesi'nin en önemli ikinci vurucu gücü olan Reşit Dostum'un liderliğindeki Özbekler, Kuzey Cephesinden ayrıldılar. Bilin bakalım kim aracı oldu ?) Bu şekilde Taliban, Kabil'e girip, merkezi hükümeti de ele geçirince TAP'ın, gerçekleşmesinin önünde pek bir engel kalmamış görünüyordu.

Unocal, Taliban liderlerini alıp Amerika'ya götürdü. Amerika'da, bir çok kimseyle randevularını ayarlayıp, görüştürdüler. Taliban, TAP projesine imza da attı. Ama projenin fiilen başlaması için bir şartları vardı; ABD'nin, Taliban hükümetini resmen tanıması. Kendilerine ABD'nin, Taliban'ı resmi olarak tanımadan statü quo'nun devamı için her türlü yardımı yapacağı (Yani ABD'nin el altından Taliban hükümetini destekleyeceği) garantisi verilmesine rağmen, Resmi tanımada ısrarcı oldular. Bunun üzerine ABD yönetimi bölündü. O dönemde Başkan olan Clinton resmi tanımaya yanaşmadı. (Belki de bu inatçılığı, ileride Monica Lewinski skandalı ile cazalandırılması için bardağa düşen ilk ama önemli bir damlaydı !)

En büyük kırılma noktası sanırım burada oldu. Unocal kendi çalışanını, ABD'nin Kabil büyükleçisi bile yaptırdı ama TAP projesi uzun yıllar imzalanmış ama fiilen yürürlüğe girememiş bir proje olarak kaldı. Daha sonraları Unocal, projenin gerçekleşmesinin Afganistan'da ki siyasi istikrarsızlık nedeniyle belirsiz bir geleceğe ertelendiğini görerek, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı projesini destekledi. Ardından olanları ise hepiniz biliyorsunuz. 9/11 ve Afganistan'ın bombalanarak Taliban'ın iş başından uzaklaştırılması, Afganistan'da Karzai başkanlığında, yeni bir pro-Amerikan yönetimin kurulması vs..

Bugün ABD, TAP'ın revize edilmiş hali olan TAPI (Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-India) projesini destekliyor. Bunun karşısında ise, Çin'in desteklediği İP (İran-Pakistan) projesi var. Eğer proje başarılı olursa hat devamında Pakistan'dan uzatılarak, Çin'in doğusuna ulaşacak. Ama o konuda ki sıkıntıları ve çekişmeleri de (Myanmar'da Çin - ABD çekişmesinin sonucu, kabağın Müslümanların başına patlaması gibi!) yazmıştım.

Gördüğünüz gibi Siz, Türkçülük yapıyorum veya Din uğruna cihad ediyorum zannederken, aslında bir Amerikan Petrol şirketinin çıkarlarına, Tam bağımsız Türkiye sloganı atıp, solculuk yaparken aslında İngiliz istihbaratının çıkarlarına hizmet ediyor (Türkiye'de ki aşırı sol hareketlerin çoğunun arkasında İngiliz istihbaratı vardır) durumuna düşebilirsiniz. İstihbarat teşkilatları için en "Kullanışlı Aptal"lar aşırı, fanatik fikirlere sahip, asabı bozuk gençlerdir. Sizin aslında, hangi amaca hizmet ettiğinizi anlamanız çoğu hiç mümkün olmaz. Çok küçük bir ihtimal, yıllar sonra kısmen sezebilirsiniz ama genelde iş işten geçtikten sonra...

O yüzden, kendinizi kimseye kullandırtmayın! Hangi siyasi görüşe sahip olursanız olun, atalarımızın dediği gibi "azı karar, çoğu zarar"...

Reklam